Sabahları erken uyanıp, 6:30'dan beri takım elbisesini
ya da işe uygun kıyafetini giymiş insanlar daha o karanlık havada günü başlatıp işlerine gidiyorlar. Otobüsler, metrolar, metrobüsler gözleri boş bakan, elleri tutamaçları tutan, otobüsün her hareketiyle ufak ufak hareket eden insanlarla dolu. Bir yanda öğrenciler var ki onlar ne için bu kadar okulla uğraştıklarını bilseler okula gitme konusunda daha umutsuz olurlardı.
Bütün bunlar olurken önemli olan kendini sevmek, kendine saygı duyabilmek. Çünkü insan yaptığı seçimlerinin sonucunu yaşıyor ve yaptığı seçimlerden pişman olursa sürekli kendisini bu duruma zorlayan kişi olarak "ben"liğini sevmemeye başlayacak. İnsan kendini sevmezse, onu seven başkalarına karşı olan sevgisi de tehlikeye düşüyor. Demek ki Tolstoy'un da dediği gibi son tahlilde insan sevgiyle yaşar. Ama en önce öz-sevgiyle.
Sonucunda nereye gittiğini bilmediğim bu yazıda, bu korkunç sıkıcı iş döngüsüne girmemin henüz üçüncü günündeyken düşüncelerimi yazılı hale getirmek istedim. Çünkü bu döngünün içine girdikçe her şeyin bana normal gelmeye başlayacağını biliyorum. Ve belki eski sorguladıklarımı sorgulamayacağım, belki çok güçlü bir şekilde üstünü örteceğim. Belki de işe gitmek 1 saat değil de 10 dakika sürse bu düşüncelerin hiçbiri olmayacak. İşin sonucunda "başarılı" olabilirsem, güzel bir maaşım, işe yakın güzel bir evim, mutlu bir evliliğim olacak. Ondan sonra ne olacak yine bilmiyorum ama nitekim mühim olan bütün bunlar olurken bir şeyler üretmek, geriye dönüp baktığımızda gurur verecek bir şeyler bırakmak olacak sanırım. Mühim olan sıkıcı binaların ve trafiğin her zaman aynı kalacağını biliyor olsak da, onların üstünde sürekli değişen bulutları takip edip anlayamadığımız kaotik düzenin değerini bilmek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder